| ne için geziyorsunuz?..... |
NE İÇİN GEZİYORSUNUZ?
Canım Anadolu'mu gezerken bir şehire girmenin ve bir şehri arkada bırakmanın keyfine
doyum olmuyor, bayılıyorum.
Tabelalar başlar:
"Kütahya 60km", "Kütahya 50km",..."Kütahya İl Sınırı", "Kütahya'ya Hoş Geldiniz".
Ne güzeldir bir şehrin sınırında olabilmek. "Hoop bir adım , şimdi içerideyim",
"bir adım geri, şimdi dışarıdayım".
Şehirden ayrılmanın da kendine özel bir tadı vardır. Tabelanın sol üst köşesinden
sağ alt köşesine uzanan kalın kırmızı bir şerit altında kalan yazıda o şehrin adı.
"Çıkıyorum", "az kaldı", "şimdi", "ve çıktım!"
İstanbul'a girip çıkarken bu duyguyu hissedemiyorum, bir türlü yakanızı bırakmıyor şehir.
Gidiyor da gidiyorsunuz hala İstanbul. Bir şehri, orada yaşanılanları, yaşanılacakları,
sevenleri, gülenleri, asık suratları, lokantaları, kitapçıları, motorsiklet malzemesi
satan dükkanları, aşıkları,... aklınıza ne geliyorsa onların hepsini geride bırakabilmenin
tadını alamıyorsunuz.
Ama deniz yolu ile ayrılıyor ya da dönüyorsanız bunu yaşayabiliyorsunuz bir nebze.
Yenikapı'dan Yalova'ya giderken feribotun arka camından terk ettiğiniz şehri seyredebiliyorsunuz.
"Bu haftasonu da İstanbul sizin olsun" diyebilmek nasıl güzel bir duygu ama.
Dönerken de benzer şeyleri hissedebiliyorsunuz.Anadolu'da küçük bir şehri geride bırakıp
yeni bir şehre yaklaşıyormuş gibi; önce hiç gözükmüyor İstanbul, bir süre sonra
birşeyler beliriveriyor, daha sonra netleşmeye başlıyor, kocaman şehir.
O anda uyuyanları, sevişenleri, yemek yiyenleri, ne yapacaklarını düşünmeden çalışıp
para kazananları, Beyoğlu'nun artık ara sokaklarında değil, İstiklal caddesinin üzerinde
sarhoş dolaşan tinerci minik çocukları, Vefa bozacısını; karşısında taze kavurulmuş leblebi
satan kuruyemişçisi ile birlikte düşünüyorsunuz.
Siz olmadan da şehrin insanlarının yaşamlarına devam ettiklerini, hayatın durmadığını
anlıyorsunuz bir defa daha. Küçükken babamla onun yarı-karavanı, kendi deyişi ile (Turkish
Karavan) ile gezerken şehirleri düşünürdüm;
sanki içerisinde o anda benim bulunmadığım şehirde yaşam durmuş beni bekliyormuş gibi gelirdi.
Bir yerden ayrılırken son defa çevreme bakıp insanları incelerdim ve günlük hayatlarına
devam etmeleri için benim orada olmam gerektiğini sanırdım. Daha önce bulunduğum bir yere
gittiğimizde de, yada İstanbul'a geri döndüğümüzde, benim orada bulunmadığım sürede olan
değişikliklere bakar dururdum.
"Demek ki hayat beni beklemiyormuş!" Hatırda kalan pekçok şeyin başlangıcı ve bitişidir
çoğu zaman. Çizgi çizerken, uzun yada kısa, kalın yada ince farketmez; kalemin kağıda
ilk dokunduğu an ve çizginin sonunda kağıttan ayrıldığı an gibi.
Bir arkadaşlığın yada dostluğun başlangıcı ve bitişi, bir gezi için motorunuza atlayıp
yola çıkışınız ve dönüşte emekleyerek evinize girişiniz, yeni bir işe başlarken
hissettikleriniz, ayrılırken duyumsadıklarınız, sevgilinizi ilk öpmeniz, vedalaşırken
size bakışı -söylemek istediği birşeyler mi var acaba,...gibi.
Arada yaşanılanlar, paylaşılanlar; yani çizgi; unutuluyor bir süre sonra, ama yolculuk
unutulmuyor.
Emin M. ÇİZMECİ'nin, yaşamını seyahat ederken kaybeden insanlara adadığı,
"Dünya Nasıl Gezilmeli" isimli kitabını okuyorum. Akşam dışarıya çıktığınızda bir bira,
içerek alabileceğiniz değerde ve birlikte olmaktan hoşlanmadığınız bir insana ayıracağınız
zaman yerine, kendinize bir iyilik yapıp birkaç saatte okuyabileceğiniz uzunlukta.
Neden Gezeriz? bölümünde birkaç başlıkta kendi bulduğu cevapları yazmış;
yenilenmek için, öğrenmek için, heyecan duymak için, sosyal olmak için, demokrat olmak
için, iyi yaşamak, yaşamdan heves ve zevk almak için, sahiplenebilmek için, günleri
farklı kılabilmek için, çok yönlü nemalanmak için, evimizin kıymetini anlayabilmek ve
yeniden kavuşma mutluluğunu yaşayabilmek için.
Aynı kitaptan;
En uzak mesafe Ne Afrika'dır, ne Çin, Hindistan Ne seyyareler, ne de
yıldızlar.Geceleri ışıldayan en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini
anlamayan.
Tanıdığım sadece iki insanın gözünde sürekli gördüğüm, daha çok aşık olanların
gözlerinde fark edebildiğim bir parıltı var. Hani salataya limon sıkarken bir damla da
gözünüze kaçar da, hafif bir yanma ile gözleriniz parlar ya, öyle bir
parıltı bu. Seyahate çıkarken de kimilerinin gözleri öyle parlıyor; bildiğim birkaç
kişi var ama söylemem :) . "Çocuklar gibi mutlu olmak" deyip dururuz ya! Çocukların neden
öyle mutlu ve huzurlu olduklarını düşündüm, kendimce birşeyler çıkardım.
Oyun oynarken geçmişi ve geleceği düşünmüyorlar, sadece ama sadece o anı yaşayıp
keyfini çıkarıyorlar. Ne geçmişteki pişmanlıkları, ne de gelecek için endişeleri var.
Varsa yoksa o an, o oyun.
Gezilerimde zaman zaman ben de bunu arıyorum. Geçmişi ve geleceği, geçici bir süre için
de olsa terk ettiğim şehirde bırakıp, nereye gittiysem orayı yaşamak, orada geçirdiğim
zamanın tadını çıkarmak.Yapabildiğimde çocuklar gibi mutlu olabiliyorum; bedenimi aklımın
olduğu yere taşıyabildiğimde. Yaşadığınız şehri ve oradakileri oldukları yerde
bırakamıyorsanız, Montaigne'in dediği gibi "zincir kırılıyor ama halkalar boynunuzda
kalıyorsa, yapılabilecek pek bir şey yok" zaten.
Boşu boşuna bedeninizi de yormayın, evinizde kalın, yatın : ) Yada birazcık olsun
başarabiliyorsanız Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi; "Yola çıkmalı, yola çıkmalı hemen,
hemen!"
Bu arada; siz ne için geziyorsunuz?
Savaş BALABAN
072-Africa Twin
2000 İstanbul